farkettim ki…

yazmıyorum, yazamıyorum artık eskisi gibi…

kapıyı kapamakta gelmiyor  içimden, çünkü biliyorum ki seviyorum, çok…

ufak bir ara olsun adı.

bu arada eski yuvaya da geri dönüyorum artık http://ehali.blogspot.com/ da yazacağım yazarsam da… zaten çoğunuzda hala o adres kayıtlı olduğundan sıkıntı olmayacaktır diye umuyorum…

görüşmek üzere en kısa zamanda…

cumartesi sabahı…

beni bekleyen şu iki güne çokça şey sığdırma arzusunu çok seviyorum…

 ama en çok “anne ide ditmemiş” diye uyanan laloşla güne başlyıp, koşturmaya başlamadan önce  günün o en sakin anlarını seviyorum. o gün sabahın köründe başlamış olsabile :)

bir de mahmur mahmur kahvaltı hazırlamayı, “anneye yadım edcem ben” diye peşimde dolanıp her şeyin ucundan kemiren laloşu…

ve yumurtayı en sevdiğimiz biçimde pişirip acaba kalbi mi yoksa çiçeği mi sever merakını…

günler harala gürele geçerken, anı yaşayabilmek ne kıymetli ve farkına varabilmek bunun…

aa pazar günü internet annelerinin oyun grubu günü lal’le ve daha bir sürü güzellikle  birlikte kudurucak mini boyları olanlar bir haber etsin bana :)

İsterdim…

Eğer kıyıdan uzaklaşıp bir de derinlere dalacak cesareti hissetseydim kalbimin bir yerlerinde bu sergiyi gezmeyi isterdim…

 

 

 

Serginin adı ” life below the surface”; Andreas Franke, General Hoyt S.Vanderberg gemisinin enkazına daldığında çok etkileniyor. Günlük yaşam içerisinde çektiği fotoğrafları, gemi enkazı fotoğraflarına photoshop’layıp bu harika kareleri yine aynı geminin enkazında sergiliyor. Bu sergiyi  gezmek için tek yapmanız gereken dalmak…

Adlarını çok güzel işlerin altına yazan insanlar var ve bu insanların varlığı beni nedense hep mutlu ediyor…

Çocukken içimde hissettiğim cesareti özlüyorum çok. O zaman dalardım sulara, hatta çok yükseklerden bile atlardım, lunaparktaki abuk sabuk aletlere binmek için tereddüt etmezdim ve ben büyüdükçe “büyürüm” sanmıştım, “çocuk gibi” korkacağım aklıma gelmezdi…

Dağıldım yine…

Sergiye dair detaylara bu linkten ulaşabilirsiniz ben de tüm görselleri oradan aldım…

ev yapımı hatta el yapımı

Bir akşam baktım ki baş edemiycem gel evladım dedim, sana hamur yapayım sen de bana mama yap :)

Şu ana kadar içinde mama geçen hiç bir cümleme hayır demişliği yok bunun rahatlığı ile koşturduk mutfağa… Biraz un, biraz su tabi bir de mami takıntımız olunca azık mavi gıda boyası az da benim gönlüm olsun diye kırmızı gıda boyası. Pek sağlıklı bir oyun hamuru oldu.

 

Yalnız işiniz bitince atıverin çöpe, ben niyeyse ağzını kapatıp saklamışım bir güzel şişmiş fırına versem ekmek olurdu tüm eve :)

 

kartopu oynadık biz…

Etraf bembeyaz olunca bir de şansıma erken çıkınca işten attık kendimizi laloşla karlara… Biraz kartopu savaşı, mümkün olduğunca yuvarlanmaca, kıpkırmızı olmuş bir burun ve çok kahkaha vardı bizde. Parmaklarımız uyuşana kadar kaldık sokakta, yaptığım kardan adamları, altımda poşetle kaydığım fıstıklıköşk yokuşunu hatırladım ben, bir de bizim karla ilk tanışmamızı

oyun gruplarının en eğlencelisi, internet annelerinin oyun grubu…

Güzel anneler ve onların çok güzel çocuklarıyla tanıştık biz pazar günü…

Tanya hem fikir sahipliği hem de güleryüzü ile ev sahipliği yaptı kalabalığımıza. Ah ondan bu daveti duyunca nasıl mutlu oldum! Ne zamandır arayıştaydım şöyle güzel bir oyun grubu için, geçen sene ki tecrübelerden sonra anneleri şebek etmeden çocukları eğleyecek bir yerdi gönlümden geçen buldum sonunda, daha doğrusu o beni buldu:):):)

Güzel bir pazar sabahına başladık sizinle…

 Hande, Laçin, Esra, Ebrar, Deniz, Berrin(senin de vardı sanki blogun?? bir daha ki sefere sorulacak kendime not) sizi ve sizin bebişleri tanımak çok güzeldi en kısa zamanda yeniden ve daha kalabalık…

lal’in dali ile tanışması…

Lal seviyor yazmayı çizmeyi, pek sürrealist kendisi malum yaşı itibarı ile, o zaman tanışsın istedim sürrealizmin kendisi ile!

Yağan yağmura aldırış etmedik attık kendimizi sokaklara. Tüm su birikintilerinde zıplaya zıplaya, “anneee ıdlandım ama been” diye diye gittik dali amcaya… Bir heves ki ben deki sormayın, elele gezicez, tüüüm resimleri inceleyeceğiz anlatıcam ben ona bildiklerimi, minik minik hayaller kurdum içimdentüm iyi niyetimle…

 

Tophane-i amirenin kapısından içeri girip, önünde sıcak ve açık alanı bulmasıyla “anne beni yadalayamaaaaaaaz” diye koşmaya başlamasının hızını anlatması zor. Hızla defalarca turladı sergiyi, hatta bir ara toplu gezi bile yaptılar, sevdi sanırım… Hadi ben alışkınım arada unutsam da, olan masum masum annelerinin elinden tutup gezen çocuklara oldu hoş içlerinde varmış demek kızımın suçu ne ama di mi :) :):)

Günün özeti bu fotoğraf…

Seviyorum bana hediye ettiği bu anıları ve sanırım en çok da bu tatlı haylazlığını. Zor, kolay diyemem ama ben onu bu haliyle çok sevdim!

İlk sergimizdi, pes etmem ki!

Salvador Dali Sergisi 26 Şubat’a kadar Tophane-i Amire’de, artık gönül rahatlığı ile gezebilirsiniz :)

Eskiler Silahtarağa Elektrik Santralı diye bilir…

Şimdinin enerji müzesi…

Bir zamanlar İstanbul’un elektrik üretiminin ve dağıtımının yapıldığı bu yerde gezmek, bu makinelere dokunmak, hikayelerini düşünmek tuhaf bir duyguydu. Sanki sağımdan solumdan hayat akıyor, insanlar koşturuyor, harıl harıl makineler çalışıyormuş gibi hissettim (evet çok film izliyorum ne var!) ama çokça nedenim vardı bunun için…

 

 

 

Hikayesi uzun “Silahtarağa Elektrik Santralı’nın 1913’te ve 1921’de inşa edilen ilk makine daireleri, güçlendirilip korunarak santralistanbulEnerji Müzesi’ne dönüştürüldü. Bu dönüşümün ilk adımı, elektrik üretiminin durduğu 1983’ten sonra çalışmadığı için paslanmaya başlayan…” devamı için bu adresi ziyaret edin, hatta bence siz bu ilginç müzeyi ziyaret edin…

 

iklim değişirken…

Yazmakta geç kaldım, çokça bahanem var bu konuda ama keşke ile başlıyor cümlelerimin hepsi…

4 Ekim 15 Ocak tarihleri arasında Amerikan Doğal Tarih Müzesi’nin 2008 yılında New York’ta açtığı “İklim Değişikliği” sergisi Santral İstanbul’daydı…

Bir sürü çocuk, genç ve profesyonel geziyordu ben ordayken öyle kalabalıktı ki hafta arası olmasına rağmen çok kişiye ulaştığına inandım, çokça evde farkındalık yarattığına… Öyle çarpıcıydı ki gördüklerimiz ve aslında öyle basit ki yapabileceklerimiz… İyi günler yok önümüzde, hepsi bizim ve seçimlerimizin suçu. Artık biraz rahatsız olmalı, rahatımızdan ödün vermeli; öğrenmeli öğretmeliyiz…

Evde başlıyor hepsi, boşa akan sudan rahatsız olmalı, gereksiz elektrikleri kapatmalı, bekleme modundaki araçların fişini çekmeli, yalıtım yapmalıyız basitten başlıyor ve tabi her şey evde başlıyor. Örnek olmalıyım Lal’e derdim bu özünde. O yüzden resim kağıtlarını önlü arkalı iyice doldurtmaya çalışmam, ambalaj kağıtlarını boyasın diye ona verişim, dişimizi fırçalarken sürekli suyu kapatışım minik minik adımlarla…

Sizin evlerde durumlar nasıl?

 

biranın yanına…

sofra kurmayı hobilerim arasına yazabilirim.

hangi içkinin yanına ne yakışır derdindeyken kısa ve öz ben sorularıma cevabı Jale Balcı’nın kitabında buldum, anlatıcam not aldım! cumartesine saatler kala paylaşmalı dedim.

bunlardan biri pastırmalı çubuk, yılbaşı akşamı menüsünde test edildi, bayılındı, onaylandı…

tabi ki basit bir tarif;)

1 yufkayı dört parmak kalınlığında kesiyorsun, pastırma dilimlerini uzun kenar boyunca koyup sıkı sıkı sarıyorsun uzunlu kısalı nasıl kıtırdatmak istiyorsa. sonra da ver 200 derece yanan fırına üstü kızarana, kıtır kıtır olana kadar  pişirin sonra için yiyin güzelleşin!

bunun bir versiyonu da kızartarak ama biz alkol yanı bile olsa sağlıkla beslendiğimizden, no fry:)

akşam ne yesek yahuuu???

günün bu saati benim için “yahu akşam ne yesek” saatidir :)

siz de yemek bloglarında dolaşmaya başladıysanız, rejim yapanlar için ana yemek, özgürce tıkınanlar içinse güzel bir salata alternatifi az sonraaaa :P

börülce piyazı adı, sosanın lezzetli lowfat köftesininin yanında servis edilen bu lezzeti eve taşıdım minnak farklarla…

rokaları yıkayıp elde parçaladım üstüne şu iki domatesi doğradım, biraz taze soğan ekleyip haşlanmış börülceleri de ekleyince leziz salata afiyetle yenmeye hazır…

ben yağlanmadım ve üstüne en çok limonu yakıştırdım…

can acıtan sözler vardır…

Alev alev yandığı günün sabahında, sıcaklığını atmamışken ve hatta daha gün bile doğmamışken,  ”Lütfen işe gitme anne” dedi bana. Her gün arkamdan el sallayan, “işe git anne” diyen Lal… Oysa ki biz halletmiştik gidiyorum ve geliyorum o da bunu anlıyor biliyor sanmıştım ben, yine mi yanlış anladım??

Devam etti bir de “anne işe gitme, mama alma!” bu kadar basit…

Gün içinde sık sık tekrarladı, her duyduğumda biri sıktı sol yanımdakini… Ne desem bilemediğim, susturamadığım, kulaklarımda çınlayan bir şey işte…

Sadece canım yanıyor bugün, bu odada, bu masada… Basit mi gerçekten?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...